Mekan

Zulm ile abad olan kahr ile berbat olur.

2/6/2010

“Arz-ı Mev’ud” İsrail’in yakın ve uzak hedeflerinin üzerindeki ve bu hedeflere yön veren “Temel Strateji” olarak bütün tarih boyunca Yahudi’nin hayatta kalmasına, ölüm-kalım şartlarında varlığını devam ettirmesine sebep “İman Esası”dır. İsrail, siyonizmin vazgeçilmez bir tutkusu olarak, Arz-ı Mevud’u er geç ele geçirmek kararındadır. Arz-ı Mev’ud bir hesaba göre Nil’den Fırat’a kadar olan sahayı içine almaktadır. Fırat’a kadar, ibaresi bilindiği gibi Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir parçasını da içine almaktadır. Başka bir hesaba göre ise Arz-ı Mev’ud, İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasındaki YUŞA tepesine kadar uzatılmaktadır.

İsrail’in bu ve buna benzer planlarından vazgeçtiğine dair ortada inandırıcı bir kararı ve tavrı da yoktur. Suriye ve Ortadoğu politikamızın yukarıda işaret ettiğimiz veya işaret etmediğimiz bütün yönleriyle, artıları ve eksileriyle masaya yatırılması, değişen ve gelişen şartlara göre olgunlaştırılması ondan sonra atılacak adımların isabetle atılması, millî menfaatlerimizin gereğidir. Bilinmeyenleri olan bir problemin sadece bilinen unsurlarına bakarak uygulanacak politikalarda başarı şansı az olabilir.


Yahudi cemaatinin yayın organı olan “Şalom” gazetesinde (8 Mart 1989) yayınlanan bir yazı “Allah’a inanmak Yahudiliğin temel inancı değildir; ancak Arz-ı Mev’ud temel inançtır” denmektedir. Ahiret inancı yerine de Yahudiler “Armagedon = Kıyamet” inancı ikame etmişlerdir. Bu da dünyanın harabiyeti değil, büyük bir savaş ve harptir. Bu büyük savaştan sonra vaad edilen büyük “İsrail Devleti” kurulacaktır. Tüm çalışmaları buna dönüktür. Çünkü onlar Allah’ın seçilmiş oğullarıdır. Diğer insanlar ise Allah’ın kullarıdırlar ve Allah’ın oğullarının hizmetini göreceklerdir. “Ben dedim, siz ilahlarsınız. Ve hepiniz Yüce olanın oğullarısınız.” (Mezmurlar - Asafın Mezmurudur- 82:6) “Çünkü bize bir çocuk doğdu, bize bir oğul verildi ve reislik onun omuzları üzerinde olacak.” (İşaya, Bap 9:6) Halbuki Kur’an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm’in “Maide Sûresi”nin “18. âyeti”: “Yahudiler biz, Allah’ın çocukları ve sevgilileriyiz” derler. De ki: “Hayır, siz de onun yarattığı birer insansınız” buyrularak bu inançlarının yanlışlığı gösterilmektedir. “Armagedon”, “iki kez şifrelenmiş 2000” veya “çok açık şifrelenmiş 2006” senesinden sonrası olacak,” denmektedir.

Çünkü kâhin Michael Drosnin’e göre bu sene içinde “Kudüs”te bir “büyük patlama” olacak ve İsrail’in yıkılışına kadar gidecek olan “Armagedon devri” açılacak... Bu durum Yahudilerin lehine değil aleyhine de şekillenebilir. Çünkü “Zulmün sonu yıkılıştır. Zulm ile abad olan kahr ile berbat olur” denilmiştir.

Filistin Sorunu Hz İbrahim'den beri gelmektedir. Burada asırlar boyu geçinememiş iki topluluk yaşamaktadır. Bu bitmeyen kavganın sebebi, Hz İbrahim'in oğlu İshak'tan İsrailoğullarının, İsmail'den de Arapların gelmiş olması ve kendilerini İshak’ın oğulları olarak kabul edenlerin İsmail oğullarından gelmiş olan Ahir Zaman Peygamberini kabul etmemeleri, Allah’ın kendilerine va’d etmiş olduğu “Arz-ı Mev’ud”un İshak oğullarından gelecek olan bir peygamber, bir kurtarıcı ile verileceği inancıdır. Bu ihtilaf 3000 yıldır sürmektedir. Yahudiler bu inançlarını esas aldıkları için ne İsa’yı (as) ne de bizim peygamberimizi kabul etmemektedirler. Bundan dolayı bir kere Babil hükümdarı, sonra Roma gelip İsrail oğullarını sürgün etmişlerdir. Ancak Osmanlı yönetiminde 400 yıl bu topraklarda Musevi, Müslüman ve Hıristiyanların sıkıntı çekmeden ibadet etmişlerdir. Bu günkü kavganın sebebi de 1948 yılında Yahudiler'e ‘Arz-ı Mevud’, yani vaat edilen toprakların tanınmasıyla başlamıştır.

Peygamberimiz (sav) buyurdu: “Yahudilerle Müslümanlar arasında savaş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudilerin tamamını mahvedeceklerdir. Hatta bir taş veya ağacın arksında bir Yahudi saklanmış olsa o taş ve ağaç Allah’ın izniyle ‘arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür’ diyecektir.” (Riyazü’s-Sâlihîn, Diyanet Yay. Ank-1970, 3: 331)

Bu hadis-i şerifi yorumlayan İslam bilginleri hadisten Yahudi devletinin kurulacağını ve çıkardıkları fitne ve zulüm sonucu yıkılıp yok olacağını söylemişlerdir. Çünkü bir devletin kuruluşu dine dayanır. Yahudiler de dini amaçlarla ‘kutsal topraklarda’ İsrail devletini kurmuşlardır. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Yahudiler hakkında nazil olan “Onlara zillet ve meskenet damgası vuruldu.” (Bakara, 2:61) ayetini yorumlarken İsrail devletinin hiss-i milli ve dinî amaçla yola çıkmalarından hikmet-i ilâhiyece kurulmasına müsaade edildiği ve çabuk tokat yemediklerini ifade eder.” (Şualar, 435) Devletin yıkımı ise zulme dayanır. İsrail de bu gün yaptığı zulüm ile yıkımını hazırlamaktadır.

Hadis-i şerifin birinci kısmı tahakkuk etmiştir. Zira savaş devletlerarası olur. Kendi içinde olsa buna “terör” denir. Yahudiler ile Müslümanlar arasında savaş çıkması demek Yahudi devleti kurulacak anlamını içermektedir.

Yahudilerin sürgün sebebi ne ise yıkım sebebi de o olacaktır. Yahudi milletinin seciyesine işleyen dünya hırsı, hile hud’a ve ifsat komiteleri ile her nevi ihtilale parmak karıştırmaları onlara zillet ve yoksulluk damgasını vurduğunu Kur’an beyan ediyor. (Bakara, 60-61; Sözler, 366-367) yine aynı sebeplerden dolayı Müslümanların uyanması ile sürgüne ve helake maruz kalacaklarını peygamberimiz (sav) haber vermektedir. Hadis-i şerifin ikinci kısmının tahakkukunu da ömrümüz varsa göreceğiz demektir. Filistin sorunu ancak bu şekilde çözülebilir. Bir başka çözüm de zaten gözükmemektedir.

Yahudilere Tevrat’ta Allah’ın “kutsal topraklarda devlet kurmaları va’di” bundan 2000 yıl önce tahakkuk etmiştir. Hz. Davud (as) ve Süleyman’ın (as) kurduğu Yahudi devleti büyük bir ihtişam ile dünyaya hükmünü icra etmiş ve sonra da yıkılmıştır. Ama Yahudileri buna inandırmak elbette mümkün değildir. Ancak başlarına kıyamet koptuktan sonra inanacaklardır; ama bu işlerine yaramayacaktır.

M. Ali KAYA

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı | Etiketler : palestine,Arz-ı Mev’ud,armagedon,yahudi,

HZ ÖMER İN ADALETİ

7/4/2010
Kategori: dini , Din

Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

 

Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz'e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

 

- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

 

Fakat görevli itiraz edecek oldu:

 

- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

 

Halife cevap verdi:

 

- Evet, ama Rasulullah s.a.v.'e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

 

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

 

- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

 

Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

 

- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer'dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer'im.

İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm âleminde adaleti hâkim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti.

 

 

Hz Ömer (r a ) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz Ömer’i öyle över ki, bir Sahabe dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır
Hz Ömer’in Adaleti Namazdan sonra durum Hz Ömer’e iletilir Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür


Suçlu kabul edilen Sahabe, Hz Ömer’in huzuruna girince selam verir Hz Ömer (r a ), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz Onu azarlar Bunun üzerine sahabe:


- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince hiddeti birden kaybolan Hz Ömer (r a ):


- Nedir benim o iki suçum?


- Allah’ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın Vacibi terkettin Bu bir Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin Bu da iki
Hatasını anlayan Hz Ömer (r a ) olayı anlatmasını isteyince, Sahabe:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz Ebubekir’den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim Hâlbuki sen fazilet yönünden Hz Ebubekir’in yarısı kadarsın


Hz Ömer (r a )


- Neden?


Sahabe:


- Orduya yardım ediniz! Emri-i peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin Hz Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı
Bunun üzerine Hz Ömer (r a ), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı | Etiketler : hz.ömer,adalet,tevazu,hak

Seddülbahir Tabyası ve Ertuğrul Koyu

19/3/2010
Kategori: dini , Tarih

Bana takviye kuvvetlerini yolla…

Avrupa’nın en güneydoğu noktası olan, Gelibolu yarımadasının ucundaki Ertuğrul Tabya’sının tepesinden manzara bir harika. Sol tarafta Çanakkale Boğazı’nın girişinde ve 4 kilometre kadar karşısında Kumkale bulunur ve bunun ötesinde Truva şehrinin kalıntıları yer alır. 1915’te burada Türklere karşı savaşan genç Britanyalı subay ve şair Patrick Shaw-Stewart, Homeros’un İlyada’sındaki eski çağlardan kalma savaş meydanının uzakta olmadığının farkındaydı:

25 Nisan 1915 günü sabahı, Britanyalılar eski bir buharlı olan River Clyde’ı, bilerek Ertuğrul Koyu’nda (Britanyalılar bu koya “V Beach” adını vermişlerdi) tabyanın alt tarafında karaya oturttu. River Clyde’ın içinden Dublin Kraliyet Piyadeleri, Munster Kraliyet Piyadeleri, II. Hampshire Alayı ve birkaç Kraliyet Donaması Tümeni askerleri dışarı aktılar. Daha küçük olan başka römorkörler Dublin Kraliyet Piyadelerinin çoğunu bu koya getirdiler. Britanyalıların çıkarmalardaki kahramanlıkları çok iyi bilinir fakat daha az bilinen buradaki küçük Türk garnizonunun yiğitçe ortaya koyduğu savunmadır. Bu olaya, açıktaki HMS Queen Elizabeth zırhlı savaş gemisinden Britanyalı komutan Sir General Ian Hamilton şahit olmuştur:

Dürbünlerimizle, kıyı boyunca denizin ve River Clyde’ın etrafının  tüfek mermileriyle kırbaçlandığını çok açıkça görebiliyorduk. Ayrıca boğazlarına kadar denizin içinde olup, karaya tutunmaya çalışan çok sayıda gözüpek  askerimizi gördük.
[Hamilton, Les Carlyon’un Gallipoli adlı kitabından alıntı. Sydney, 2001, sayfa 203]

Türklerin Ertuğrul Koyu’nun yukarısındaki eski Seddülbahir kalesinde çok az sayıda askeri ve dört eski makineli tüfeği vardı. Britanya gemileri bu koya gelip, askerler River Clyde’dan karaya çıkmaya çalışırken bu makineli tüfekler çok muazzam bir iş başardılar. O sabah, muharebenin olduğu yerin üzerinden uçan Kraliyet Hava Kuvvetleri’nden bir gözlemci, koyun sığ sularının ‘kandan kıpkırmızı’ olduğunu rapor etti. Bu çıkarmadaki cesaretinden dolayı Victoria Cross madalyası alan acemi deniz eri George Drewry babasına ‘ben daha önce kanın bu kadar keskin koktuğunu bilmezdim’ diye yazmış.

Ertuğrul Tabya’sının sol tarafında, Ertuğrul Koyu’nu savunan Türk askerleri anısına dikilmiş bir anıt vardır (Yahya Çavuş Şehitliği ve Anıtı). 26. Alayın 3. Taburunun, 10. Bölüğünden olan Yahya çavuş, komutanı Teğmen Abdürrahim ölünce, bölüğün komutasını devraldı. 25 Nisan 1915 gününün büyük bölümünde, Ertuğrul Koyu’nun yanındaki Seddülbahir Kalesi’nde etrafları çevrilen Çavuş ve küçük bir grup Türk askeri, Britanyalıların çıkarmasını geri püskürttüler. Yahya Çavuş Anıtı, onu ve adamlarını süngüleri takılı bir şekilde koya doğru hücum ederken gösterir; işin aslı, onlar makineli tüfekleriyle daha fazla zarar verdiler.

Ertuğrul Koyu’nun savunması Türkler için umutsuz bir vakaydı. 26. Alayın 3. Tabur komutanı Binbaşı Mahmut, Seddülbahir Kalesi’nde müfreze  komutanlarına düşmana hücum emri verdiğinde, komutanlardan biri olan Abdurrahman’dan şu cevabı aldı:

Vah! Vah! Yaralılarımı  taşımaları için doktorları gönderin. Yüzlerce asker karaya çıkıyor Yüzbaşım, Allah rızası için bana takviye kuvvetlerini yolla. Ne olur, acele et Yüzbaşım.

Türkler her nasılsa, 25 Nisan günü boyunca Britanyalıları yerlerine mıhladılar ancak karanlık bastırdığında River Clyde’da kalan askerler karaya çıkabildi. 26 Nisan 1915 sabahı, Albay Charles Doughty-Wylie, sahilden Seddülbahir Köyü’ne doğru bir hücum başlattı. Sayı üstünlüğü yüzünden Türkler geri çekildi. Doughty-Wylie öldürüldü ve onun Gelibolu mezarlığının dışındaki tek Müttefik mezarı olan mezarı bugün hala Seddülbahir’in biraz yukarısında durmaktadır. Britanya’nın resmi tarihçisi, Ertuğrul Koyu’nu savunan küçük Türk garnizonu hakkında şunları yazdı:

… onlar mübalağa edilemeyecek derecede savunmaya derecede hizmet ettiler… Kuşkusuz, Ertuğrul Koyu’nun 26’sına kadar ele geçirilememesi, Britanyalıların planlarının bozulmasının ana sebebiydi.
[Phil Taylor ve Pam Cuper’dan alıntı. Gallipoli: A Battlefield Guide, Kenhurst, 1989, sayfa 106]
 

25 Nisan 1915 günü, River Clyde ’dan Ertuğrul Koyu’ndaki çıkarmayı gösteren, H W Wilson ve J A Hammerton’ın (editörler) 1916 yılında Londra’da basılan The Great War adlı kitabının 7. sayfasında yer alan illüstrasyon. Çıkarmanın bu hayali canlandırımı, Munster Piyadeleri ve Hampshire Alayının askerlerini, buharlıgeminin yanlarındaki özel kesilmiş kapılardan dışarı fırlarken gösterir. Orijinal planda askerler, gemiyle sahil arasında mavnalardan oluşturdukları köprünün üzerinden geçerek sahile ulaşacaklardı. Gerçekte, mavnalar sahile ulaşmadı ve düzinelerce asker mavnaların üzerinden geçmeye çalışırken, denize düşerek öldüler.

 

YAHYA ÇAVUŞ ŞEHİTLİĞİ

25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası'nda Ertuğrul Koyu'na çıkarma yapan 3000 askerden oluşan İngiliz kuvvetini, komutasındaki 67 askeriyle on saat mavzer atışlarıyla sahilde durduran 26.P.A.3.Tb.10.Bl.1Tk. Komutanı Ezineli Yahya Çavuş'la kahraman askerlerinin hâtırasını yaşatmak amacıyla Gelibolu Yarımadası'nda yaptırılmıştır. İngiliz Generali Nepier, Yahya Çavuş ve askerlerinin yoğun ateşi karşısında, karşılarında bir tümen bulunduğunu sanmıştı.

 

Yahya Çavuş Şehitliği'ndeki şu dörtlük Yahya Çavuş'u ve takım arkadaşlarının kahramanlığını veciz şekilde anlatmaktadır:

“Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş'tular
Tam üç alayla burada gönülden vuruştular
Düşman tümen sanırdı bu şahane erleri
Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuştular”

Yahya Çavuş Şehitliği'nde şehitlikten başka Heykeltıraş Recep Özer'in yaptığı bir de anıt yer almaktadır. Şehitlik, 10 Ağustos 1992 tarihinde düzenlenen bir törenle halkın ziyaretine açılmıştır.

*19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal 24 Nisan 1915 günü bütün birliklerle karaya ayak basacak her işgalci düşman askerlerinin yok edilmesi emrini verdi. 25 Nisan 1915 sabahı düşman savaş gemileri Ertuğrul Koyu'na tonlarca bomba yağdırdı. 26. Alay'ın 3. Taburu bu bölgeyi koruyordu. Tabur Komutanı Mahmut Bey ile Asteğmen Hüseyin Bey'in şehadeti üzerine komuta Ezineli Yahya Çavuş'un eline geçti. Yahya Çavuş Galiçya ve Balkan Savaşı'na katılmış 28 yaşında cesur bir asker sağ kalan 67 arkadaşı ile siperlerde mevzilenmiştir. Albien ve River gemilerinden şafakla beraber karaya çıkmaya başlayan 3000 düşman askerini Ertuğrul Koyu'nun sularına gömmüş, deniz kızıla boyanmıştır. 48 saat düşmanın binlerce top mermisi ve askerine karşı kıyı ve siperleri korumuştur. Düşman bir tümen bildiği Türk Birliği'ni Yahya Çavuş'u siperlerinde 62 kahraman ve şehidin cesedi ile karşılaşınca hayretler içinde kalmıştır.

Yahya Çavuş kopan diğer bacağını, tüfeğinin kayışı ile bağlamış olarak diğer beş arkadaşı ile birlikte Alçı Tepesi eteklerinde 27 Nisan günü şehadet mertebesine ermiştir. Yüce kahramanları minnetle anıyoruz.

( Yahya Çavuş Şehitliği - Anıt Yazısı )

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı | Etiketler : seddülbahir,gelibolu,ertuğrul koyu,çanakkale,yahya çavuş

Peygamberimizin Adaleti

15/3/2010
Kategori: dini , Din

Hakka yönelmek, hakkı lâyık olana vermek, haksızlıktan kaçınmak, herkese eşit davranmak anlamlarına gelen adalet sıfatı Peygamberimizde en mükemmel şekilde mevcuttu. 
Peygamberimiz dünya işlerinden elini çekmiş, hayattan uzak duran bir insan değildi. O, gençlik yıllarında Mekke'de bulunan kabilelerle birlikte yaşıyor, peygamber olduktan sonra da çeşitli kabile ve milletlerle iç içe bulunuyordu. Bu kabileler zaman olmuş, boğaz boğaza gelmişler, kan dökmüşler, çarpışmışlar, savaşmışlardı. Bunların birini memnun eden bir hareket, öbürünü rahatsız ediyordu.

İşte Peygamberimiz birbirine düşman kabileler arasında hak dini yayarken onların kalplerini kazanıyor, aralarında hak, adalet, insaf ve kardeşlik filizleri yeşertiyordu. Bu uğurda pekçok zorluklarla karşılaşıyordu. Fakat zerre kadar olsun, adalet ve insaftan ayrılmıyordu.

Arapların nüfuzlu ve zengin olanları, toplum içinde kendilerine ayrı bir yer ayırır, başkalarına, özellikle kimsesiz ve fakir kimselere yaptıkları baskıların kendilerine yapılmasına dayanamazlardı.

Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Kureyşliler şerefli bir kabileden olan bu kadının cezalandırılmasını istemiyorlardı. Üsâme bin Zeyd'i Peygamberimiz çok seviyordu. Onu kırmayacağını biliyorlardı. Üsame'yi araya koyarak, Peygamberimizin bu kadına ceza vermemesini ricacı için gönderdiler. Peygamberimiz, Hz. Üsame'ye şöyle buyurdu:

"İsrailoğulları bu gibi taraf tutmaları yüzünden helak oldular. Bunlar fakirlerine en şiddetli ceza verirken, nüfuzlu ve zengin olanlarına ceza vermezlerdi."

Peygamberimiz, adaleti uygularken din farkı gözetmezdi. Hak sahibi bir Yahudi de olsa, Müslümandan hakkını alır, ona verirdi.

Sahabîlerden Ebû Hadrad, bir Yahudiden bir miktar borç almıştı. Vade dolmuş, Yahudi de ısrarla parasını istiyordu. Fakat Ebû Hadrad'ın sırtındaki elbisesinden başka bir malı yoktu. O sırada Peygamberimiz Hayber Savaşı için hazırlıkta bulunuyordu. Bu sefer Yahudilerin üzerineydi.

Mesele Peygamberimize iletildi. Ebû Hadrad, Yahudiden biraz süre istediyse de, Yahudi buna razı olmamıştı. Sahabîyi kolundan tutup Peygamberimizin huzuruna getirdi. Alacağını tahsil etmesini istedi.

Ebû Hadrad, verecek bir şeyinin olmadığını, Hayber'in fethinden sonra eline ganimet olarak bir şey geçerse vereceğini söyledi, ancak Yahudi diretiyordu. Sonunda Peygamberimiz fakir Sahabîsine sırtındaki elbisenin bir kısmını satarak borcunu ödemesini söyledi. Ebû Hadrad da öyle yaptı.

İşte Peygamberimiz Yahudilerin üzerine bir sefer hazırlığı yaptığı sırada, gözü gibi koruduğu, evlatlarından daha fazla üzerlerine düştüğü Sahabîlerinden birine karşı, hak sahibi olduğu için Yahu dinin hakkını arıyordu.

Peygamberimiz hak, hukuk ve adalet konusunda kendisini ayrı tutmaz, kendisine farklı bir muamele yapılmasını da kabul etmezdi. Bunun örnekleri Peygamberimizin hayâtında çokça bulunmakta, bu alanda da en yüksek seviyede bulunduğunu göstermektedir.

Ebû Said el-Hudri'nin anlattığına göre, Peygamberimiz bir seferinde savaşta ele geçen malları Sahabîleri arasında paylaştırıyordu. Müthiş bir izdiham vardı. Çok kalabalıktılar. Öyle ki, Sahabîlerden birisi Peygamberimizin sırtına çıkarcasına üzerine abanmıştı. Peygamberimiz, elinde bulunan ince hurma çubuğuyla o kişiye işaret ederek bir tarafa çekilmesini istedi. Çubuğun uç kısmı adamın yüzüne gelerek birazcık çizdi. Bunun farkında olan Peygamberimiz elindeki sopayı o kişiye verdi ve, "İşte yüzüm, gel, sen de benden hakkını al" dedi.

Fakat Resulullahı canından fazla seven Sahabî, "Ya Resulallah, ben hakkımı helâl ediyorum, sizi bağışlıyorum" dedi ve vazgeçti.

Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Dünyaya veda etme vakti gelip çatmıştı. Sahabîleri ile vedalaşmak, helâlleşmek istedi. Öbür âleme üzerinde bir hak olarak gidemezdi. Sahabileri topladı ve onlara şöyle konuştu:

"Şayet birinize karşı bir hatada bulunmuşsam, maddî veya manevî olarak kimi incittiysem, malınıza, canınıza veya şerefinize, herhangi bir biçimde zararım dokunmuşsa gelsin, benden hakkını alsın, tazminatını vereyim."

Son anında, ağır hastalığında dahi adaletin yerini bulmasını istiyordu. Üzerinde, kimsenin bir hakkının kalmasını istemiyordu.

(Bir saat veya bir gün) adaletle hükmetmek, bir sene veya altmış sene nafile ibadet'ten hayırlıdır.” (el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, II, 58, 1721; Bkz. ez-Zeylâî, Nasbu'r-Râye, IV, 67) şeklinde rivayetler vardır. 

'Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin şeyleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.' (Nahl, 16/90)

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı | Etiketler : adalet,yönetmek,hak,peygamberimiz,ayet

25 Şubat 2010 Mevlüd Kandili

19/2/2010
Kategori: dini , Din

25 şubat 2010 mevlüd kandili. Efendimizin doğum günü. O'na en büyük hediye O'nu anmak, O'nu unutmadığımızı söylemek için hepimiz Efendimize salavat getirelim ne kadar çok getirirsek o kadar iyidir. Arkadarşlar lütfen en azından konuya girenler getirsin Efendimiz için en az 5.000 tane salavat getirelim.

Allah Resûlü’ne bir sahabi; ‘bütün salavatımı senin için kılıyorum’ deyince, “Bu senin hem dünya, hem de ahiret ile ilgili işlerin için kâfidir” buyurmuştur. 

Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.(el-Ahzâb, 56) 


"Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed"

"Allah'ım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin şan ve şeref sahibi de sensin."

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı | Etiketler : mevlüd kandili,salavat